Gezi ruhu, İzmir’e ne anlatmaya çalışıyor?

Gezi Parkı protestolarının, ülke (hatta dünya) genelinde hızla yayılması bir çok uzman tarafından detaylıca irdelendi. Ancak toplum olarak bir konuyu atladık. O da protestolardan sırasında Gezi Parkı’nda kendi kendine oluşan düzen… Gezi Parkı’nı ziyaret ettiğimde insanların yerleri süpürdüğü, paranın geçmediği, halk kütüphanelerinin kurulduğu, ücretsiz konserlerin verildiği, konuşmacı köşelerinin açıldığı bir düzen gördüm. Bunun, hükümete karşı olmaktan, Başbakan’ın istifa etmesini istemekten, doğa sevgisinden, komplo teorisinden çok daha derin, hatta bilimsel bir açıklaması var. Bu ay Gezi Parkı’nda oluşan düzenin bilinçaltı sebeplerini ve İzmir’imizi bekleyen gizli tehlikeyi irdeleyeceğiz.

Şehir, atalatrımız tarafından insanların birbiriyle kaynaştığı, topluca aktığı bir nehir olarak hayal edilmiş.
Şehir, atalarımız tarafından insanların birbiriyle kaynaştığı, topluca aktığı bir nehir olarak hayal edilmiş.

Köyden kente göç, küresel bir trend. Dünyanın heryerinde şehirler büyüyor ve büyümeye devam edecek. Peki binlerce yıl önce insanoğlunun neden şehir kurma ihtiyacı hissettiğini hiç düşündük mü? Elbette vahşi doğadan korunmak temel bir ihtiyaç ama şehir yaşamına geçişin tek sebebi bu değil. İnsanoğlunun şehir kurma ihtiyacının görünen sebebi korunma arzusu ise, görünmeyen sebebi de sosyalleşme, kendinden başka, kendinden öte bir şeyin parçası olma arzusu… Antik Yunan dilinde şehir, ‘polis’ demektir (Indianapolis, Megapol, Politika vs.) ‘Polisakım anlamına gelir (nehrin akması, zamanın akması vs.) Yani şehir, insanların su gibi aktığı, karıştığı, kaynaştığı, kendi yönünü serbestçe tayin ettiği bir yer olarak hayal edilmiş. Sokakları dolduranlara düşünmeden ‘insan seli‘ dememizin sebebi bu. İnsanlık tarihi boyunca en önemli kaynaşma mekanının hep sokaklar olması şans eseri değil. ‘Polis’in yaşadığı diğer önemli mekanlar ise meydanlar, parklar ve stadyumlar. Şimdi tipik bir Türk sokağını düşünelim: Özensizce döşenmiş kaldırım taşları, sokaklara izinsiz taşmış dükkan ve kafeler, yoğun sigara kokusu ve kaldırımlara park etmiş arabalar… ‘Polis’i sokakta engellemişiz. Meydanlarımızda durum çok farklı değil. Barikatlarla çevrilmiş, ortasından yol geçen, işportacı ve çığırtkan dolu meydanlar ‘polis’e ters düşüyor. Park konsepti ise, Türk şehirciliğinde hiçbir zaman batıdaki gibi anlaşılmamış. Kültür Park’ın etrafını duvarla çeviriyor, yeşil alanlara ‘Çimlere basmayınız!’ uyarısı koyuyoruz. Sokakta, meydanda ve parkta engellenen ‘polis’in önünde iki seçenek kalıyor: Stadlar ve AVM’ler. AKP döneminde zirve yapan AVM ve stat yapma saplantısının, rant dışında bir sebebi daha olabilir mi? Acaba özüne dönmek isteyen ‘polis’ bize bir şey mi anlatmak istiyor? Gezi Parkı’nda kendiliğinden oluşan güzellikler bize, ‘polis’in bir araya gelebileceği, yürüyebileceği, konuşabileceği, dedikodu yapabileceği, etrafı izleyebileceği, sebepsizce gökyüzüne bakabileceği, kendisi olabileceği, rahatsız edilmeden ailecek oturabileceği, yabancılarla tanışabileceği bir mekan istediğini gösterdi. Ancak modern şehircilik anlayışımız bakın İzmir’de ‘polis’e nasıl davranıyor.

İzmir iki şekilde büyümekte: Yükselerek ve yayılarak. Gökdelen yaşamı, hiyerarşik bir yaşam şekli sunmak vasıtasıyla ‘polis’i sokak seviyesinden, halktan tamamen koparıyor. Alternatif olarak sunulan, Amerikan tarzı, şehir dışında site yaşamı aslında daha da sorunlu. ‘Polis’ insan vücüdunu terk edip, arabaya hapsediliyor. Ayaklardan tekerleğe… Sokaktan otobana… Bu tarz bir yaşam, İzmir’in ruh sağlığı için çok daha zararlı. Peki alternatif nedir? Alternatif, yürünebilir bir İzmir yaratmak. Ofis ve otel dışında, eskiden Alsancak’ta olduğu gibi 3-4 kattan yüksek binalardan kaçınmak. Park’a, yeşil alan olarak değil, her anlamda yaşayan bir alan olarak bakmak.

Marka şehir olmak istiyorsak logo tasarlayarak, reklam vererek amacımıza ulaşamayız. İlk olarak İzmirliler’in mutlu olması gerek. ‘Polis’in serbestçe dolaşabilmesi gerek. Halkın sahiplendiği alanların olması gerek. İnsan sevdiği şeylere sahip olmak ister. Sevginin ön koşulu güzelliktir. İnsana kendi yarattıkları güzel gelir. Masa başında değil, İzmirliler tarafından yaratılan bir şehre ihtiyacımız var. 24 saat yaşayan alanlara sahip, halkın aidiyet hissettiği meydanları ve parkları olan, yürünebilir ve güzellik dolu bir İzmir yaratmalıyız. Aksi taktirde AVM, gökdelen, otoban ve stat dörtlüsü, yaralı bir ruha sahip İzmirli nesiller yaratacak. Bana fikirlerinizi yazın lütfen.

2 thoughts on “Gezi ruhu, İzmir’e ne anlatmaya çalışıyor?

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.