İzmir’in hikayesi

Markalar insanlar gibidir: nasıl hepimizin benzersiz birer DNA’si varsa her markanın da kendine has bir hikayesi vardır. Bu ay İzmir’in hikayesine bakacağız. Nereden geldiğimizi, nerede olduğumuzu ve kimlerle mücade ettiğimizi anlarsak, nereye gitmemiz gerektiği konusunda daha iyi karar verebiliriz.

Kabaca genellersek dünyada bir “enlerin şehirleri” vardır, bir de “ilklerin şehirleri.” Birinci gruptaki kentler “en büyük, en iyi, en pahali” gibi sıfatlar kullanır. Bu kentlerin en büyük avantajlari finansal güçleri ve kalabalık nüfuslarıdır. İstanbul, Londra ve Moskova bu tarz şehirlerdir. Ayrıca bu tarz sıfatları tarihleri göreceli olarak daha yeni olan veya genelde devlet tarafından destek gören kentler de kullanabilir. Ülkemizde Ankara, dünyada da Singapur, Dubai ve Las Vegas gibi kentler “en” sıfatına uygundur.

Bizim hikayemiz İstanbul ve Ankara’dan çok farklı. İzmir tarih boyunca ne finansın merkeziymiş, ne imalat sanayisi ile öne çıkmış, ne de başkent olmuş. İzmir’i ve çeperini benzersiz kılan şey tarih boyunca çokuluslu bir ticaret kenti olması. Bunu Türkiye’de başka hiçbir kent iddia edemez. İzmir’in çokuluslu olması şehre çok önemli bir özellik kazandırmış: hoşgörü. Bu hoşgörü ortamı sayesinde Osmanlı zamanında ilk 1 Mayıs İzmir’de kutlanmış. Günümüzde azalmış olmakla beraber bu hosgörü ortamı devam etmekte.

Kentlerin tarihi Darwin’in doğal seçilim teorosini andırır: bir kent devamlı kendi gibi düşünen insanları çekerek belli özelliklerini pekiştirir. İzmir’in ve çeperinin hoşgörü ortamı da asırlar boyunca girişimcileri mıknatıs gibi çekmiş çünkü bir girişimci için etrafında açık fikirli insanlar olması çok önemlidir.

Bu hoşgörü ortamı ve girişimci bolluğu sayesinde İzmir tarih boyunca vizyonerlerin şehri olmuş ve olmakta. Bunu kanıtlamak için İzmir’de gerçekleşen “ilklerin” listesine bakmak yeterli. İlk futbol takımı, ilk kütüphane, ilk özel gazete gibi şeyler halk tarafından az çok bilinmekte. Ancak çeşitli sebeplerden ötürü (yoğun göç, nitelikli beyinlerin ihracı, yetersiz kent eğitimimiz, içine girdiğimiz kısır tartışmalar) genel kanı İzmir’in artık ilklerin şehri olmadığına yönünde. Bu kesinlikle doğru değil. Türkiye’nin ilk hayvanat bahçesi, ilk doğal yaşam parkına, Anadolu’nun ilk demiryolu, Türkiye’nin ilk modern banliyö işletmeciliğine dönüşmüş. İlk kent havayolu ve ilk özel rakı gene bizden çıkmış. Seferihisar, Türkiye’nin ilk yavaş şehri. Dikili bedava su ve ekmek veren ilk şehir. Yani, İzmir’in yapılmayanı yapması mazide kalmamış, sadece hız kesmiş.

İzmir’i daha da özel kılan şey “ilklerin” sadece belediyeden veya nüfuslu iş adamlarından gelmemesi. Dikkatli incelediğimizde İzmir’in binlerce öncü yetiştirdiğini görüyoruz. Zaten kenti eşsiz kılan şey; İzmirlilerin kişisel olarak ilkleri yapmak için durmadan calışması. Mesela tarımda ilk biyolojik savaş ufak bir labratuvarın şefi tarafından Bornova’da başlatılmış. Yani 1970’lerde Türkiye’de organik tarımın temelleri İzmir’de atılmış! Bunun gibi sayısız hikaye vardır. Aile büyüklerinize sormanız yeterli.

Marka vaadimize gelirsek, vaktiyle Ahmet Priştina “İzmir fuarlar ve kongreler kenti olacaktır.” demişti. Aziz Kocaoğlu ise “İzmir Yarımadası’nın deniz, güneş, sağlık turizmi, bilim ve eğitim ile öne çıktığını” söylemişti. İki söyleme de katılıyorum. Ancak hiçbiri marka vaadi değildir. Rahmetli Priştina vizyonunu açıklamış, Kocaoğlu da kentin stratejik önceliklerini belirtmiş. Bir kentin marka vaadinin kişi veya kuruluş gözetmeden herkesi kapsaması gerekir. Başarılı kent markaları üç şeyi dengeler: yaşanacak, calışılacak ve eğlenilecek şehir. Marka kent yaratılırken yapılan belki de en büyük hata sadece turistlere odaklanmaktır. Oysa kent markaların birincil hedef kitlesi şehirde yaşayanlardır. Marka vaadimiz bizlere ilham vermeli ve bizi ortak bir paydada toplayabilmelidir. Bu bağlamda benim İzmir için gördüğüm en uygun marka vaadi “İlklerin Şehri”dir.

Öncelikle yapmamız gereken kentliyi eğitmek ve bilgilendirmek ve kentliye bireysel seviyede İzmir’in “ilklerin sehri” olduğunu anlatmaktır. Tarihimizi bilmeliyiz ki kendimize güvenimiz yerine gelsin. İkinci aşama ise doktor, iş adamı, öğretmen kısaca her İzmirli’nin yaptığı işte Türkiye’de yapılmamışı yapması gerektiğine inanması. Ancak marka vaadimiz kentliyi harekete geçirebilirse başarılı olabiliriz.

Peki İzmir’in stratejik öncelikleri neler olmalı? Bu da gelecek ayın konusu olsun. Bir sonraki aya kadar neden bana aile fertlerinizin Türkiye’de yaptığı ilkleri yazmıyorsunuz?

9 thoughts on “İzmir’in hikayesi

  1. şehrin şemsiye bir kurumu bunla ilgili derin çalışmalar yapmış, sizin de belirttiklerinize paralel olarak ‘öncülerin şehri’ sloganına ulaşmışlar, bildiğinize eminim.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.